21 Nisan 2014 Pazartesi

HİKAYE- AŞK Neydi..? (3.Bölüm)

Fotoğraf-Seyid ÇOLAK


****
Sorular, acabalar... Kafası iyice karıştı Zeyneb'in. Ne kendisine sorulan soruya cevap verebiliyor ne de susmaya, gözlerinden akan yaşları durdurmaya güç bulabiliyordu.

Evet ağlıyordu, ona bu kadar yakınken, aslında fersah fersah uzak oluşlarına ağlıyordu, bu kadar severken onu böylesine çaresiz kalışına ağlıyordu.. Ellerinde biriktirip bir avuç isyanı, söyleyemediklerini çaresizce göz yaşları ile dile getiriyordu Zeynep, ama bunu nasıl anlatabilirdi ki?

-"Evet, başlayabiliriz."

Erkan'ın bu anonsu Zeynep'in kurtarıcısı oldu, konuyu geçiştirmek için iyi bir fırsattı bu!

....

Böylesine yangını olduğu kadının, gümüş grisi gözlerinde titreyen bu deli hüzün her geçen dakika çaresizliğini biraz daha kamçılıyordu Tuna'nın. Zeynep'in gözlerinde ki buğuya daha önce de şahit olmuştu. O gün aklına işlenen bu bakışlarda, aynı acıya yeniden, üstelik bu sefer ona bu kadar aşıkken şahit olmak canını ölesiye yakıyordu.

Her an, her dakika daha zor gelmeye başladı. "Bitsin bu gün." diye tekrarladı duasını Tuna. Bu veda sahnesinde, sevdiği kadına son oyununu oynarken elinde kalan takatin son demlerini kullanıyordu..

Bu gün, can yakan bu duyguyu her defasında şakaya vurmaya çalışmıştı ama Zeynep'le aynı duygular içinde, kıran kırana kendi vicdanı ile savaşmak gerçekten çok yormuştu.

Ellerini kumral, normalden biraz daha uzun olan dalgalı saçları arasında gezdirirken, çimen yeşili gözlerini yumdu. İçinde ki karmaşayı saklamaya çalışıyordu. Bu savaşa daha ne kadar dayanabilecekti? Üstelik içinden akıp giden keşkeler her saniye biraz daha canına batıyordu. Gümüş grisi gözlerinde sevdaya kulaç attığı, kendini sıkmaktan al al olmuş yanakları, tüm masumluğu ile karşısında duran bu güzel kadın neden daha önce karşısına çıkmamıştı sanki?

-Neden..?

Bu soruyu kaç defa sormuştu kendine?
Peki, bu kaçıncı cevapsız kalışıydı?

Derin bir nefes aldı Tuna. İkisi de göz göze gelmemek için elinden geleni yapıyordu.

Zeynep, bu duruma daha fazla suskun kalamayacağını anlayıp ani bir hareketle ayağa kalktı;

-"Özür dilerim Tuna Bey, Erkan, kendimi hiç iyi hissetmiyorum, lütfen biraz ara verelim." Dedi titremesine mani olamadığı sesiyle. Ve acele adımlarla odadan çıktı.

Orada biraz daha kalsa boğazına düğümlenen hıçkırıklarını tutamayacağını iyi biliyordu. Kapının ardında duran onca kalabalığa rağmen, nasıl yürüdüğünü bilmeden insanları yara yara ilerledi. Bütün o bağrışmalar, çığlıklar arasında Zeynep, kulaklarında yankılanan kuru uğultudan başka hiç bir sesi duymuyor, anlayamıyordu.

Etrafında bir sürü insan Tuna'nın odasının kapısı önünde tezahürat yapıyor, Hamdi Bey ve diğer görevliler kalabalığı sakinleştirip, karmaşayı dizginlemeye çalışıyordu. Bu ürkütücü sevgi selinin içinden güç bela kendini tuvalete atmayı başardı. Etrafı kontrol edip kimse olmadığından emin olunca kapıyı kilitleyip aynaların bulunduğu tarafa geçti. Artık daha fazla tutamayacağını bildiği hıçkırıklarını koyverdi.

Bir kaç dakika sonra, ağlaması durgunlaşıp nihayet kendine geldiğinde, karşısında duran büyük ve şaşalı aynada yanağından süzülüp giden küçücük gözyaşlarını izlemeye başladı. Evet sonunda ayrılık çanları acı acı çalmaya başlamıştı.

Zeynep, hayatından akıp giden her insanın arkasından gereksiz hüzünlere kapıldığını biliyordu. Bu zayıf duygusallığa alışıktı ve bu konuda dayanıksızdı, kendini çok iyi tanıyordu. üstelik daha önce kendisinden gidenlerin hiç birine böylesine çok değer vermemişti. O yüzden dehşet bir korkuya kapılmıştı.

-Şimdi ne yapacaktı? 
-Ne yapmalıydı?

Aklından saçma sapan, bin bir türlü fikir geçiyor ama bunu kendine dile getirmekten utanıyordu. Hatta tüm bu olanları düşünmekten bile utanıyordu. Bu utançtan kurtulmak ona bir ömür hüzne bedel olacaktı belki ama bunu yapmaya kararlıydı.

Evet artık bu Veda'yı yapmalı ve bitirmeliydi! Bu gün gereğinden uzun olmuştu ve nihayete ermeliydi.

-"Kendime gelmeliyim ve son gücümü toplayıp bu günü atlatmalıyım. Lütfen yardım et ALLAH'ım, kızım Gülce'm için yapmalıyım bunu, lütfen dirayetli olabilmem için bana yardım et." etrafı renkli taşlarla süslenmiş olan aynada kendini izlerken, ılık nefesi ile duasını rahmana yolcularken dudaklarından, gözünden akan son bir damla yaşa mani olamamıştı.

Elleri ile gözlerini ovuşturup, akan yaşları bertaraf ettikten sonra gözlerini sıkıca yumdu, Gülce'nin berrak ve masum gülüşünü gözlerinin önüne getirip derin bir nefes aldı. Nihayet dünyaya bakmaya cesaret edip gözlerini açtı. Ellerini otomatik olan musluğa doğru uzatıp avucuna dolan buz gibi suyu suratına çarptı. Aynı hareketi bir kaç defa daha yaptı. Biraz olsun kendine gelebildi. Aynada yüzünün aldığı son şekli süzerken bu gün makyaj yapmadığını fark etti. Yüzü iyice solmuş, göz altlarında ki morluklar gittikçe daha da belirginleşmişti.

Yüzüne yayılan buruk, alaycı bir tebessümle "içinde bulunduğu ikilemin geceleri beni uyutmayışından olsa gerek" diye düşündü.

Siyah renkli, parlak granit tezgahın üstüne attığı çantasından koyu kırmızı renkte bir ruj çıkardı. Açlıktan beyazlığı bir ton daha açılmış yüzüne baktı önce, daha sonra ruju küçük ve ince yapılı dudaklarına sürdü hafifçe. Neredeyse beline gelen düz ve siyah saçlarını açıp biraz ıslatarak dağıttı. Halsizlikten ve açlıktan solgunlaşan yanaklarına vurdu hafifçe, biraz ağlamaktan biraz da az önce yüzüne çarptığı su sebebiyle ıslanan kirpiklerine de koyu bir rimel sürdükten sonra aynadan son kez kendine baktı.

Ve -"Nihayet hazırım." dedi. Kendiyle alay edercesine buruktu bakışları.

Üstünü başını da düzeltip dışarı çıkmaya hazır olduğuna emin olunca kilitlediği kapıyı açtı ve Tuna'nın odasına gitmek için, kalabalığın ortasından salona doğru yürüdü.

...

Tuna, odadan çıkıp giden Zeynep'in ardından bakakalmıştı. Erkan ise arkadaşına ne olduğunu anlamamış ama bu duruma pekte aldırış etmeyip bir yandan işi ile meşgul olurken bir yandan da Tuna'ya durumu izah etmeye çalıştı.

-"Sanırım biraz rahatsız, sabahta pek iyi görünmüyordu. Ama merak etmeyin konu iş olunca Zeynep kefeni bile yırtar." dedi. Bu laftan sonra Tuna'nın kaşlarının çatıldığını gören Erkan yersiz konuştuğunu anladı ve sustu.

Tuna, Erkan'ın söylediklerini duymamıştı bile, kendi kendine daldığı hayal aleminde Zeynep'i uzaktan izlediği o ilk günü hatırladı,

O talihsiz gün! İhanetin acısı nasılda yakmıştı canını!

Sevdiği, hayatının baş tacı ettiği kadının kendisini aldatması ile Zeynep gibi acılı taraflardan bir diğeri olduğu o gün sanki bir sinema izlercesine canlandı zihninde.

En yakın arkadaşından Reyhan'ın bir başkası ile görüştüğünü öğrendiğinde tüm dünyası başına yıkılmıştı. O gün Tuna tüm olanlardan sonra, ihanetin çekilmez acısıyla gereksiz bir kıskançlığa kapılıp, Reyhan'ın onu nasıl bir adamla aldattığını öğrenmek için Murat'ın hayatını araştırmaya başladı. İşte tam o sırada öğrendi Zeynep'in kaderini ve Reyhan'ın ne kadar değmeyecek biri olduğunu. Murat evliydi, üstelik daha çok yeni baba olmuş, bu sıfatı hak etmeyecek karaktersiz bir adamdı.

Bu durum, talihsiz adamı yıkan ikinci darbe olmuştu. Sevdiği ve güvendiği kadın kendisini aldatmakla kalmayıp, bir başka yuvanın, günahsız bir kadınla, günahsız bir çocuğun vebalini almaktan da hiç çekinmemişti.

Böyle bir kadını, bu şeytanı nasıl sevebildim diye kahretmişti kendini. Nasıl olur da Reyhan, bu acıyı başka bir masumun daha yüreğine düşürme ihtimalini hiç düşünmeden böyle sorumsuzca hareket etmişti. Tüm bu sorular içinde ki intikam duygusunu daha da körüklemişti. İçinde dinmek bilmeyen bu öfke onu bir takım planlar yapmaya itmişti. Öncelikle yapmak istediği bu durumu Murat'ın eşi, yani Zeynep'e de haber verip birlikte intikam almaktı.

Evet ilk olarak Zeynep'i bu durumdan haberdar etmeliydi.

Ama nasıl?  Evet tam olarak bunu nasıl yapacağını bilmiyordu ama bir şeyler bulabileceğinden emindi.

Nede olsa bu güne kadar sevmediği ve her defasında onu ürküten şöhretinin bir kaç güzel yanı vardı. Ve onlardan biri istediği bilgiye ve insana kolay ulaşabiliyor olmasıydı.

Çalıştığı yeri öğrendikten sonra önce Zeynep'e bir mektup yazmaya niyetlenmişti ama neden sonra bu ona çocukça gelmiş ve bunu bizzat yüz yüze, konuşarak yapmaya karar vermişti. Kendisi Reyhan ile evli değildi ama Zeynep'in durumu daha farklıydı ve bu bir kadının ömrü boyunca alacağı en yıkıcı haberlerden biriydi. Ve ne olursa olsun bunu bizzat yapmalı, hiç değilse yanında olarak belki de destek olmalıydı.

Menajeri Hamdi Bey'den aldığı ve içinde Zeynep'in bilgileri ile bir resminin olduğu dosyayı aldıktan sonra, çalıştığı ajansın önüne gitti. Bir müddet dışarıda bekleyip bu haberi en az acıtacak şekilde nasıl verebilirim diye kendi kendine türlü provalar yaparken resminden tanıdığı Zeynep'in gözyaşları içinde koşarak kapıdan çıktığını gördü.

Nedenini bilmese de, durumu anlaması geç olmamıştı. Yazık ki Tuna, Zeynep'in yüreğine düşen yangına yetişememiş ve ona destek olmakta geç kalmıştı..

Ne yapacağını bilmez bir şekilde genç kadını izleye başladı. Uzaktan ve sessizce Zeynep'i Emirgan Korusu'na kadar takip etmişti.

Zeynep, kimsenin olmadığı kuytu bir köşeye geçip, neredeyse saatlerce, sessiz ama sarsıla sarsıla ağlamıştı. 

Tuna, onu öylece uzaktan izlerken ne yanına gitmeye cesaret edebilmiş ne de oradan gidebilmişti. Sadece, yabancısı olan ama aynı acı ve kaderi paylaştığı bu kadını çaresizlik içinde uzaktan izlemişti.
Nasıl da masum, nasıl da kanadı kırık görünüyordu. Çaresizlik nasıl da damlıyordu gözlerinden! O adi adam böylesine narin, böylesine zarif bir kadına bunu nasıl yapabilmişti aklı almıyordu.
Oysa Zeynep'e bakarken, koyu siyah saçları, zarif görünümü, ağlamaktan kızarsa da gümüşe çalan mavi gözleri, yuvarlak ve biçimli hatlara sahip yüzü ile yadsınmayacak bir güzelliğe sahip ve değer vermeye değecek biri olduğu anlaşılıyordu. Teni solgun ve hiç güneş görmemiş gibi bembeyazdı. Parmakları ince uzun, sanki özenle yaratılmış hissi veriyordu insana. 

Zeynep'e bakan onu değil onu üzmeye, bakmaya dahi kıyamazdı oysa..

Anlayamıyordu, anlamlandıramıyordu. Murat denen o şerefsizin nasıl olur da böylesine güzel ve naif bir kadına ihanet ettiğine akıl sır erdiremiyordu. İnsan denen varlığı neden tanıyamıyordu? Nasıl bir dünyaydı bu? Nasıl bir adaletti, tüm bunlar ne zaman ve nasıl olmuştu bilmiyordu..

...

Zeynep'in kapıyı tıklatıp, beklemeden içeri girmesiyle Tuna, içinde bulunduğu hayal aleminden kopup kendilerine ait zaman dilimine, şuan ki dünyaya döndü. O gün, o parkta acı içerisinde izlediği kadın bu gün başka bir acı ile karşısında dikiliyordu. Üstelik bunun müsebbibi kendisiydi. Bu durumdan şikayet etmeye hakkı var mıydı bunu bilmiyordu.

Zira bu aşk her ne kadar kor etse de tüm varlığını aynı zamanda pişirmişti de onu. Daha önce okuduğu Yusuf-Züleyha masallarında olduğu gibi gerçek aşka yönelmesine vesile olmuştu. Ve aynı durumun bir gün Zeynep'e de olacağını biliyordu, umut ediyordu.

...

-"Evet artık başlayabiliriz." Derken Zeynep, mümkün olduğunca Tuna ile göz göze gelmemeye özen gösteriyordu. Kalbi küt küt atsa da, sesini kendinden emin ve gür çıkarmayı başarmıştı. İçinde bulunduğu zor duruma rağmen işinin ehli bir muhabirdi. Kendini öylesine güzel programlamıştı ki kimsenin akıl edemeyeceği ve beceremeyeceği bir ustalıkla Tuna'ya sorması gereken soruları bir bir sıralayıp hayatının sayılı, belki de en ses getirecek röportajlarından birini yapmıştı. Nihayet tüm kelam bitip sıra susup gitmeye geldiğinde, Zeynep'in yüreği kafesine sığmayan bir serçenin kanat çırpması gibi ten kafesine sığmayacak bir şekilde deli gibi çırpınıyordu. Evet nihayet bu gün içinde bulunduğu ikilem bitmişti ...

Ama..

Düşünmek istemese de bu gün biten bir şey daha vardı, Zeynep ne kadar kaçsa da onu bir daha göremeyeceği gerçeğini biliyordu...

Nihayet bir birlerine veda edip ayrılırken Zeynep O'na sadece,

-"Umarım bir gün yine karşılaşırız, ALLAH'a ısmarladık." diyebildi Ve arkasını dönüp usulca kendi hayatına doğru vakur adımlarla yol aldı..

...


Aradan geçen iki aya rağmen Zeynep hala Tuna'nın kendine verdiği kitabı açıp okumaya cesaret edememişti.Son emanetin, kitabının her bir satırını, her bir harfini deli gibi merak etse de kapağını kaldırmaya ve dudaklarını Tuna'nın kelamı ile buluşturmaya bir türlü güç yetirememişti...


****Devam Edecek****



DİPNOT: Gecikmeler için özür diliyorum. İş yaşamım ile sınandığım bir yoğunlukta çalışıyorum şu sıralar..Sabırla bana katlanan ve yazdıklarımı vefasızlığıma karşı ısrarla okumaya devam eden arkadaşlarım söz veriyorum bu hikayenin ucunu bir daha bu kadar uzun bırakmayacağım... 

Nursalkımın..

1 Nisan 2014 Salı

HİKAYE - AŞK Neydi? (2.Bölüm)

Fotoğraf - Seyid ÇOLAK


HİKAYE - AŞK Neydi? 1.Bölümü okumak buraya için tıklayınız.


Zeynep şaşkındı, ne demek oluyordu tüm bunlar anlayamadı.. Oysa içinde saklı olan aşkından bu gün kendisi gitmeliydi, kendisi gidecekti evet buna niyetlenmişti. Aldığı o kararlar, içinde bocaladığı tüm o kararsızlıkar boşuna mıydı? Günlerdir içinde olduğu bocalama ve kararsızlık şimdi bir anda yerini şaşkın, yorgun ve deli bir hüzne bırakmıştı.

Hayat, yine ona belli belirsiz büyük bir sürpriz yapmıştı.. Gitme isteğine oranla 'gönderecek olma' duygusu daha bir acıtmıştı canını..

Halbu ki sabah kesin kararını veren ve yolunu Tuna'nın sapaklarından çekecek olan o değil miydi? Şimdi Tuna'nın onun yolundan çekiliyor olması işine gelmeliydi üstelik. Zeynep'in kafası iyice karışmıştı, midesi bulanmaya başladı.

Kalabalığın arasından bir sesin kendi ismini seslendiğini duyuyordu ama tepki veremiyordu, yüreğini alıpta giden adamın ardından öylece baka kalmıştı. Neyse ki yine Erhan'ın dürtmesiyle zorda olsa kendini toparlayıp, çeki düzen verdi kendine.

-"Zeynep abla hadi ne bekliyorsun peşinden gidelim. Bu röportaj çooook iyi olacak, kaçırmayalım bu fırsatı! Lütfen onu terletecek sorular sor olur mu?" diye anlamsız bir sevinç nidası içinde durmadan konuşuyordu Erhan.

Zeynep, içten içe sinir olmuştu Erhan'a, oysa  ki bu işe Erhan gibi sevinmeliydi, doğal olan buydu. Son günlerin en marjinal magazin röportajını yakalamışlardı. Bu onların haberi yapış şekline nazaran bir çok firmanın dikkatini çekebilir ve onlara hayatlarında önemli adımlar attıracak çok özel kapılar açtırabilirdi.

Ama Zeynep neden hala böyle kırgın ve üzgün hissediyordu. Her şey yolunda gidiyordu oysa.. Artık Tuna'nın röportajından kendi isteği ile ayrılmasına gerek kalmamıştı, ajansta ki tüm sorgulamalar bir anda düşmüş olacaktı böylece! Üstüne büyük bir haber ve fırsat yakalamıştı.

Milyon kadar genç kızın hayalini süsleyen bu adamı son yolculayacak olan da kendisiydi. Milyonlarca kadın, Zeynep'in yüzü anlamsız bir kızgınlık haline bürünmüş, yeniden midesi hareketlenmişti. Bu fikir, başkalarının Tuna'ya olan hayranlığı bile onu rahatsız etmeye yetmişti.

-"Allah'ım çıldırıyorum." dedi kendi kendine, sesi fısıltıdan farksızdı.

Neşeli bir şekilde Tuna'nın odasına doğru giden Erhan'ın peşine takılarak istemsiz adımlarla yürüdü.

-"Aklımı toparlamalıyım, kendime gelmeliyim. Kızım toplan artık! Aptal olma Zeynep, aptal olma!" diyerek kendini bir yandan teskin ediyor bir yandan saçını başını düzeltmeye çalışıyordu.

Erhan ile birlikte kapıyı tıklattıklarında içeriden yorgun bir "gel" sesi duyuldu. İlk giren Zeynep oldu, Tuna'nın biraz önceki kararlılığından ve güler yüzünden eser kalmamıştı. Gözlerinde anlamsız bir endişe ve hüzün vardı. Zeynep, artık hiç bir şey anlayamıyordu. Bütün bu karmaşa akıp giderken, hayatın gerisinde bir yerlerde kaldığını hissediyordu. Zihni o an yaşadığı hiç bir olayı anlamlandıramıyordu sanki...

Kapıda Zeynep ve Erhan'ı gören Tuna, buruk bir gülümseme ile tekrar -"Buyurun Zeynep Hanım, gelin lütfen" dedi.

Zeynep olur anlamında başını öne eğdikten sonra, usul adımlara içeri girdi. Erhan da hemen ardından onu takip etti.

Tam o sırada Erhan, bir şeye sinirlenmiş gibi başını iki yana salladı ve elini başını götürüp;
-"Hay ALLAH, Zeynep abla kameranın çantasını salonda unuttum. Geliyorum." diyerek odadan çıktı.

Zeynep, içinden attığı çığlıkların ve kalp atışlarının artık önüne geçemeyeceğini ve duyulacağını düşünüyordu. Üstelik bakışlarından anladığı kadarı ile Tuna, Erhan'ın gidişine sinirlenmiş gibi kaşlarını çatmıştı.

-"Neyse sanırım bu fırsatı değerlendirmek lazım Zeynep Hanım." dedi, aynı anda çantasından çıkardığı bir kitabı Zeynep'e doğru uzattı Tuna.

Zeynep, kendisine uzattığı kitabı alırken şaşkınlık içinde genç adamın yüzüne baktı. İçinden bu gün tüm talihsizliklerin özenle kendisini seçtiğini ve sanki her olayın planlı bir şekilde onu afallatması için fırsat kolladığını falan düşünüyordu.

Önce kitabı sonra da onu uzatan elin sahibini "nedir bu" bakışları ile süzerken bir şey dikkatini çekti, Tuna'yı ilk defa bu kadar cansız ve bitkin görüyordu.

Tuna'dan Zeynep'in soran bakışlarına beklediği cevap gecikmedi.

-"Sizin için imzaladım, sanırım bunca yıllık arkadaşlığımız hatırına bir veda hediyesi bırakmak fena olmaz.!" dedi genç adam.

Zeynep ise sadece;

-"Teşekkür ederim." diyebildi. Tam kitabı açıp, deli gibi merak ettiği imza kısmını okuyacakken kapı çaldı. Tuna, yine yorgun bir ifade takınıp -"Buyurun" dedi.

Gelen, biraz önce şaşkınlıkla odadan çıkan Erhan'dı.

-"Kusura bakmayın beklettim. Kalabalık dehşet verici boyutlara ulaşmış, kapının önünde bekleyenleri aşıp gelmek neredeyse imkansızdı. " derken özür dileyen, mahcup bir yüz ifadesi ile içeri girdi. Sanki unutkanlığı ile sebebiyet verdiği zaman kaybını telafi etmek istercesine hızlı hareketlerle kamerasını kurmaya başladı.

-"Hazırım Zeynep Abla." Erhan'ın sesi Zeynep'in kulaklarında adeta bir şoklama etkisi yaptı. Genç kadın derhal toparlanıp Tuna'nın oturduğu koltuğun yan tarafına geçti. Ona bu kadar yakın olmak ve ondan bu kadar mahrum kalmak, canını yakıyordu artık.

Tüm bu olanlara aldırmamaya çalışsa da gözlerinin dolmasına mani olamadı. Zeynep, gözlerinde ki yaşları saklamak için bakışlarını yere sabitledi. Ne var ki Zeynep ne kadar saklamaya çalışsa da Tuna, çoktan hissetmişti genç kadının gözlerinde ki buğuyu.

Bu durum karşısında çaresizliği bir kat daha artan Tuna, içinden -"ALLAH'ım bu gün artık bitsin." diye dua ediyordu.

Zeynep'in içinden geçende tam olarak bu olmuştu. -"Lütfen, bitsin bu çile ALLAH'ım"

İkisi de bu günün hem bitmesi, hem bitmemesi konusunda kararsız ve çaresiz hissediyordu. Tuna, ortamın havasını biraz yumuşatmak için biraz ileride kamerası ile uğraşan Erhan'ın duyamayacağı bir ses tonuyla ;

-"Gideceğime bu kadar üzüleceğinizi tahmin etmemiştim, ama unutmayın, ilk karşılaştığımızda dediğim gibi bir anne hiç bir zaman ağlamamalıdır." dedi.

Zeynep, şimdi ikinci bir şok daha yaşadı. Bu adam nasıl oluyordu da hiç bir şeyi unutmuyordu!

-"Şey, ben.." Ne diyeceğini bilememişti.

Ne demeliydi?

Bir şeyler söylese, yada sussa.. Acaba tüm bu olanlardan sonra Tuna onu yanlış anlar mıydı?

Aslında anlasaydı da bu kesinlikle yanlış değil doğru olan olurdu, yanlış olansa Zeyneb'in içinde bulunduğu bu durumdu.

Zeynep, o an çaresizliği ve mahcubiyeti vücudunun tüm zerresinde hissetmişti.



╰☆╮Devam Edecek╰☆╮


Nursalkımın..